• BIST 106.843
  • Altın 142,669
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Aksaray 20 °C
  • Konya 22 °C
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 19 °C

1970'lerin Eskili!

Cerdoğlu

       Beş, yedi… on iki numara gaz lambasıyla aydınlanırdı evler...

       Köyün, birkaç ileri gelenin de löküs denilen, küçük tüp gazın ya da gaz ocağının başına takılan  kese şeklinde bir kumaş parçasının yandıktan sonra yaydığı ışıklarla aydınlatan bir alet vardı. Dedim ya herkeste bulunmaz her zaman da kullanılmazdı.

 

Yemeklerimiz; evin dışında, altında tezek yanan toprak ocaklarda pişerdi. Bazı evlerde gazyağı ocakları da vardı.O yıllarda gazyağı bulmak epey zor ve pahalı olduğundan herkes  bu ocakları kullanamazdı.

 

Tezek ateşinin üzerinde fokurdayan, kara saplı tavanın içindeki yemeğin kokusuna uzaktan gelen çan sesleri, köpek havlamaları ve çoban türküleri karışırdı.

 

Akşam yemekleri; ya patates yemeği ya da bol tereyağı ile pişirilmiş yufkanın üzerine dökülerek yenilen bulgur pilavıydı. Pilavın altına serilen ve adına  ‘’aşlı ekmek’’ denilen kısım çok lezzetli olurdu. Hele bir de kuru soğan varsa yeme de yanında yat…

 

Salça falan da yoktu o yıllarda. Salçanın yerine yemeklere ’’kızartma’’ konurdu. Kızartma bol miktarda tereyağı suyunun içine tavuk eti ile domates atılır ve kazanda saatlerce kaynatılır, bu karışımın suyu tamamen buharlaşır, kalan kısmı da tortu şeklinde kalırdı. Kazandan alınan bu kısım çömleklere basılarak, bastırıkta saklanır, yemeklere konurdu. Bastırık açılırken bir fırsatını bulur, kaşık ucuyla biraz aşırırdık. Tuzlu ama müthiş bir lezzeti vardı.  Neyin lezzeti yoktu ki o yıllarda…

 

Bütün yiyeceklerimiz gibi; insanlarımız da, dostluk da, arkadaşlık da, sevgi de hormonsuzdu…

 

Büyük mağazalar, her köşe başında  süper marketler yoktu.

 

Merkezde; Nuri, Memiş, Nazif Mutlu, Necip Ek, Mehmet Köse, Hanifi, Celal ve Sofi Karakaya’nın bakkal dükkanları, Kadir Karakaya, Celal Talaşlı, Rahim Noyan, Ali Acar’ın tuhafiye dükkanları vardı. Hazır giysi çok az bulunur, buradan kumaşlarını alanlar; Terzi Ahmet Mercan’ın, Terzi Derviş Özgiray’ın, Terzi Muzaffer Dinek’in dükkanlarının yolunu tutardı…

 

Bayramlar öncesi geç saatlere kadar terzi dükkanında bekler;

-Ne olur sabaha benim elbisemi yetiştir. Diye yalvardığımız çok olmuştur. Üçü de mülayim ve temiz insanlardı.

 

Ahmet Mercan; ağır ağır konuşur, sinirlendiği zamanlar konuşurken takılırdı.

Derviş Özgiray; şen şakrak birisiydi, kahkahalar atarak gülerdi.

Muzaffer Dinek; ağzı iyi laf yapan, nükteli konuşan biriydi. Bu dükkanlarda çok tatlı sohbetler yapılırken; kumaşlara el emeği göz nuru ilmik ilmik dokunurdu. Çok ağır demir döküm ütülerin içine konulan odun kömürünün kokusu, ortada yanan sobanın üzerinde demlenen tavşan kanı çayın kokusuna karışırdı…

 

Köşe başındaki kara fırınından çıkan odun ekmeklerinin kokusu da fena sayılmazdı. Şafakta çıkarılmaya başlanan somunların kokusu tüm çarşıyı sarar, burcu burcu kokardı.

 

 Fırıncılar; Hazım’ın Battal ve Mehmet Gözen; çıtırdayarak yanan odunların alevleri azalmaya başlayınca dışarıya alırlar, üzerlerine su serperek odun kömürü haline gelmelerini sağlarlar,d aha sonra kullanırlardı.

 

Harçlığımız olduğunda, gerçi çok az zaman olurdu ya; fırından bazen çeyrek bazen de yarım ekmek alır onu katıksız yerdik. Hali-vakti biraz yerinde olan arkadaşlarımız bakkaldan aldıkları 50 ya da 100 gram sucuğu katık yaparlardı. Henüz o yıllarda sucukların içinde at ve eşek eti yoktu. Dış ambalajları da naylondan değil koyun bağırsağından yapılırdı. Şimdi o tadı ne  ekmekte ne de sucukta bulamıyorum. Ekmeklerde de sucuklarda hormonlandı…

 

Etler de bozulmamıştı henüz. Kasap Taşkesikli Kara Emmi(Meral); doğal yollardan beslenen, otlatılan koyun-kuzuları keserdi. Kara Emmi ağır-ağır konuşan, konuşmalarının arasına  müthiş espriler serpiştiren sevimli bir adamdı…

 

Cebimizde kredi kartları, köşe başlarında bankaların seyyar şubeleri yoktu. Alış verişler bakkalların veresiye defterlerine yazılırdı. Acil nakit para ihtiyaçlarında en yakın komşuya başvurulurdu. Komşu; yüklüğün bir yerine elini sokar oradan çıkardığı parayı komşusuna ödünç verirdi. Yıllarca devam ettirilen bu gelenek; önce ‘’Türk parası yok, Mark, Dolar veririm, Mark, Dolar alırım’’a, arkasından da ‘’nakitim yok,kredi kartından çeker,faizini alırım’a dönüştü… (devam edecek...)

Bu yazı toplam 1797 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 13
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Haber Fark | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.