• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Aksaray 11 °C
  • Konya 8 °C
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 7 °C

Hatice Ebe'nin gaz lambası

Fatih Uslu

 Dilfir, papatya, ilibada, dede sakalı, ağı otu sarmıştı dört bir yanımızı; bal arılarının uğultularının yoğunlaştığı yerlerde durup onları izliyor, cikciklerin ötüşmelerini taklit etmeye çalıyorduk.

Bulunduğumuz arazi allım yeşillim, çiçekler elvan elvan olmuştu.

Kaslarımız, kuşlara sapan sıkabilecek kadar gelişmemişti henüz. Arıları poşetlere koyup, onlardan bal yapmalarını istiyorduk. Yengeçli Kuyu'nun yanındaki dereden gelen cıyak cıyak kurbağa sesleri, davar yatağının altındaki boğazda baharın gelmesiyle birbirlerine küt küt vurup daha sonra da kıpkırmızı dillerini uzatıp, “meee!” diye bağırarak çiftleşen kaplumbağaları izlemek bize çok ilginç geliyordu.

Komşu obayla bizim keçiler aynı ağılda kaldığından, gübreleri hep beraber süpürüyorduk. Gübre süpürmek için en uygun süpürgelik ağaç, pıynar ve tesbiden ziyade, kesme çalısıydı. Gübreleri süpürgelerle küçük yığınlar halinde topluyor, el arabasıyla belli bir noktaya döküyorduk. El arabasını çok kullananların elleri su topluyordu. Gübre süpürmenin anlamı biz çocuklarda çok farklıydı. Çünkü gübreyi doldurduktan sonra onun üzerine bizleri de oturturlardı. Gübrenin sıcaklığını altımızda hissederdik. Gübrenin belli bir süre sonra için için yanması garibimize gider, beyazlaşan yerlerin daha fazla yanmaması için arada bir karıştırırdık.

Mustafa, beş çocuklu komşu obanın en küçük oğluydu. Orta boylu, çopur yüzlü, kara yağız, afacan bir çocuktu. Günün birinde ayaklarının arasına aldığı çalılarla arabacılık oynarken bizim keçilerin gübresini dağıtmış, ona 'Böyle yapma!' diye çıkışmam sonucunda kavga etmiştik. Yerden kaptığı bel küreğini kafama vurarak başımı yarmıştı. Yara kabuk bağlayıncaya kadar kan pıhtılaşsın diye, bir miktar keçi gübresi ve birkaç atlet sargı bezi olarak kullanılmıştı.

Başımı tarlaya çeviren bu çocukla kavgamız, dostluğumuzu pekiştirmişti. O günden sonra daha da sıkı fıkı olduk.

Yörük obası, üç beş çadırdan oluşuyordu. Komşularımızdan baskın olmayanları hatırlamakta güçlük çekiyorum. Beş altı yaşlarındayım. Ahmet Amca'yı, Ramazan Dede'yi ve bir de Hasan Dayı'yı anımsıyorum. Mesela Hasan Dayı’nın motosikletten düşme hikâyeleri unutulacak gibi değildi. Her motora binişinde bu kez nereye toslayacak diye obada bir beklenti olur, espriler havalarda uçuşurdu.

Mustafa ise acayip bir çocuktu, onun yeri bambaşkaydı. Günlerini kırda dolaşarak, çember yarışı yaparak, seksek oynayarak, ağı otlarındaki köpeğe benzeyen bitkileri boğuşturarak, yelkovan otundan saat yapıp onun kendiliğinden dönmesine şaşkın şaşkın bakarak geçirir, akşamları da gaz lambasının ışığında oynanan oyunlar, anlatılan hikâyeler ve sorduğumuz bilmecelerle geçirirdik.

O gün babaannemin çadırına girmiştik. Babaanneme biz Hatice Ebe derdik. O, Koca Hatice diye bilinen ve görüntü olarak Sürahi Nine gibi bardak dibini andıran bir gözlüğü, bol çiçekli fistanları ve adıyla özdeşleşen iri cüssesiyle tam bir Osmanlı kadınıydı. Yüreği de en az cüssesi kadar büyüktü. Yaramazlık yapan çocuklar için şaplağı da ağırdı.

Gün alacakaranlıktı. Yüzümüzden yaramazlık akıyordu. Ebem, muhtemelen akşam ocağa vurup yakmak için pıynar kökü toplamaya gitmişti ya da davara yardım için uzaklaşmıştı çadırdan, bilemiyorum. Biz iki kafadar onun çadırına çöreklenmiştik.

Daha önceden onun yokluğundan faydalanan bizden büyük çocuklar toz şeker çuvalını çadırın ortasına döküp parmaklarıyla yalayarak şeker yerken yakalanmış ve ahaliden işittiğimiz kadarıyla akıbetleri pek de iyi olmamıştı.

O gün biz tam anlamıyla şirnimiş, oynaşırken ebemin gaz lambasının camını kırmıştık. Koca Hatice'nin bunu yanımıza koymayacağı kesindi.

Yok yok, buna bir çözüm bulmalıydık. Aklıma bir fikir geldi ve Mustafa'yla paylaştığımda o da beğendi bu fikri.

Hatice Ebe çadıra dönmüş, lambanın kırık camlarından birini eline alarak bunu nasıl becerdiğimizi sormuştu öfkeyle.

"Biz yapmadık. Bizim suçumuz yok." diye cevapladım. “Akreple yılan kavga ettiler, kavga sırasında yılanın kuyruğu lambanın camına geldi, cam kırıldı.” diye ekledim. Mustafa da başını sallayarak beni onaylıyordu.

Babaannemin bize inanmamasına çok şaşırmıştık, nereden bilebildi ki diye.

Sahiden çocukmuşuz...

Bu yazı toplam 1557 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Haber Fark | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.