Saman Kokusunda Saklanan Çocukluklar

Saman Kokusunda Saklanan Çocukluklar
Ali Sait Öge

Ne zaman burnuma bir saman kokusu gelse… Ne zaman bir harman yeri görsem… Ne zaman boynunda çanlarıyla ağır ağır yürüyen koyun ve kuzular geçse önümden… Yıllar usulca elimden tutuyor. Önce Bozkır'a, Bozkır'ın bir zamanlar en büyük nahiyesi olan Ahırlı'ya götürüyor beni. Sonra ablamın ilk öğretmenlik yaptığı Dağdere Köyü'ne, ilkokul sıralarında çocukluğumu bıraktığım Çayırbağı'na… Ardından rahmetli babam Sait Öge'nin uzun yıllar öğretmenlik yaptığı Kulu'nun Kırkkuyu ve Köstengil köylerine...

İnsan yaş aldıkça anlıyor; bazı kokuların hafızası vardır. Bir saman kokusu sizi elli yıl öncesine götürebilir. Bir harman fotoğrafı, içinizde unuttuğunuzu sandığınız bir çocuğu yeniden uyandırabilir.

Bilmiyorum, yalnız ben mi böyleyim? Yoksa yılların yükünü omuzlarında taşıyan herkes, geçmişe dönüp bakarken aynı sızıyı mı hissediyor?

Sosyal medyada karşıma çıkan eski harman fotoğraflarına uzun uzun baktım. Her karede çocukluğumu aradım. Patozu izleyen bir çocuk gördüm; sanki bendim. Kalburla buğday savuran bir kadın gördüm; belki annemdi, belki babaannem…

İnsan çocukluğunu bir yerlere bırakıyor. Kimi eski bir sokağın köşesine, kimi okul bahçesine, kimi mahallesine… Ben ise çocukluğumu hep köylerde aradım. Küllükbaşı Mahallesi'nde rahmetli annemin yanında, Ahırlı'nın yıkılmaya yüz tutmuş taş evlerinde, dedemin yürüdüğü sokaklarda, Dağdere'nin toprak yollarında, Çayırbağı'nın kerpiç evlerinde…

Aslında Ahırlı'dan erken ayrıldık. Belki de bu yüzden kendi köyümde çocukluğumu doyasıya yaşayamadığımı düşündüm yıllarca. Oysa kader bana başka köylerde büyüme fırsatı vermişti.

Rahmetli babamın görev yaptığı Kırkkuyu ve Köstengil, ablamın öğretmen olduğu Dağdere ve Çayırbağı… Bunlar benim için sadece gidilip yaşanılan köyler olmadı. Çocukluğumu büyüten, karakterimi şekillendiren, Anadolu insanını tanımamı sağlayan hayat durakları oldu.

Hele harman zamanı…

Sabah güneş doğmadan başlayan telaş, akşam ezanına kadar sürerdi. Orakla biçilen başaklar, atların çektiği sabanlar, düvenin taşlara vura vura buğdayı başaktan ayırışı, kalbur başında sabırla çalışan analar, patozun göğe savurduğu saman bulutları…

Ama bütün o yorgunluğun sonunda beklenen bambaşka bir mutluluk vardı.

At arabası hazırlanırdı. Satılacak kadar buğday çuvallara yüklenirdi. İlçeye doğru yola çıkılırdı. Çocukların gözü yeni ayakkabıda olurdu. Anneler çiçekli pazen kumaşlara bakardı. Evin eksikleri tamamlanır, babalar ise gökyüzüne bakıp sessizce "Çok şükür." derdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda fark ediyorum ki asıl zenginlik o çuvallardaki buğday değilmiş. Aynı sofraya oturabilmek, aynı emeği paylaşabilmek, aynı sevinci yaşayabilmekmiş.

Ve bazı tatlar…

Aradan yarım asır geçmesine rağmen hâlâ damağımda.

Kırkkuyu'nda yediğim tatar böreğinin kokusu hâlâ burnumdadır. Yanında içilen sıcak tatar çayı hâlâ içimi ısıtır.

Dağdere'de rahmetli Muhtar Süleyman Akay Amca'nın kıymetli eşi rahmetli Şerife Teyze'nin saman ateşinde ağır ağır pişirdiği tiriti ise unutmak mümkün mü? Daha harman yerine varmadan kokusu insanın iştahını açardı. Yufka ekmeğinin üzerine dökülen bulgur pilavı, sadece karnı değil, ruhu da doyururdu.

Bugün teknoloji büyüdü.

Traktörler büyüdü.

Biçerdöverler büyüdü.

Depolar büyüdü.

Ama sanki gönüller biraz küçüldü.

Eskiden insanlar daha az şeye sahipti ama daha çok birbirlerine sahiptiler.

Şimdi dönüp bakınca görüyorum ki Rabbim bana çocukluğumu tek bir köyde değil, birbirine benzeyen güzel insanların yaşadığı birçok köyde yaşatmış.

Ahırlı bana köklerimi verdi.

Dağdere dostluğu öğretti.

Çayırbağı gaz lambasının kırılıp elektriğin gelişine tanıklık ettirdi.

Kırkkuyu paylaşmayı gösterdi.

Köstengil ise Anadolu insanının sessiz asaletini öğretti.

İnsan doğduğu yeri özlüyor.

Ama ruhunu büyüten yerleri çok daha derinden özlüyormuş.

Belki o harman yerleri artık sessiz…

Belki düvenler çoktan müzelerde…

Belki saman ateşinde pişen tiriti eskisi gibi bulmak mümkün değil…

Ama hatıraların ateşi hâlâ sönmedi.

Ben ne zaman bir avuç buğdayı elime alsam, o sarı tanelerin arasında çocukluğumu görüyorum.

Ne zaman saman kokusu gelse burnuma, Şerife Teyze'nin tiridi geliyor aklıma.

Ne zaman sıcak bir börek önüme konsa, Kırkkuyu'nun tatar böreğini arıyorum.

Ve ne zaman Ahırlı'nın adı geçse, içimdeki çocuk usulca başını kaldırıp gülümsüyor.

Demek ki bazı çocukluklar hiç bitmiyormuş.

Bir avuç buğdayın içinde…

Bir dilim çarşı ekmeğinde…

Saman kokusuna karışan rüzgârda…

Yaşamaya devam ediyormuş.

İnsan yaş aldıkça anlıyor ki ömür, takvim yapraklarından eksilen yıllar değil; yüreğimizden hiç çıkmayan köy kokusudur.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.